Büyümek…

0
302

Bu yazıda büyümekten bahsetmeye çalışacağım. Büyürken, büyüyorken, büyümeye direnirken, büyümekten vazgeçmek isterken, büyümeyi istemezken.. Ama yine de büyümek zorunda olduğum için.

Yazıya başlamadan önce geçen sene Haziran ayında kaybettiğimiz, hayatımda büyük bir yeri olan İskender Savaşır’ı anmak isterim çünkü ne yazarsam yazayım onu tanıdığım 4-5 yıl boyunca bana öğrettiklerini yazdığımı fark ediyorum. Beni ve birçok kişiyi psikoterapi aracılığıyla ‘büyümeye ikna ettiği’ için müteşekkirim.

***

Büyümek…
İlk ve en önemli işimiz.
Hayatımız boyunca.
Büyülenerek başlar hayat çünkü.
Bir annenin bebeğine bakarken gözlerindeki büyülü bakışlarla..
‘’Sen değerlisin ve bir tanesin.’’

Bebekle annenin yaşadığı bir aşkla başlar büyü. Bu aşk ne kadar doyum verici ve masalsı yaşanırsa bebek büyürken adımlarını o kadar sağlam atar. Anne kendini ne kadar bebeğe bırakırsa, bebeğin ona bağımlı olmasına izin verirse bebek sonrasında o şekilde bağımsızlaşır.

Masalsı dünya, her şeyin iyi ve mükemmel olduğu bir dünyadır. Bağımsızlaşmadan önceki dediğimiz. Tahminen 0-1 yaş aralığında olan.

Yetişkinler olarak masal dinlemek bize neden iyi gelir ? Çünkü öyle bir dünyanın varlığını hatırlamamızı sağlar. Masalsı ,büyülü, değerli, yeterli, canlı bir dünya. Aynı zamanda bu kısma pedagojik bir bilgi de eklemek isterim. Çocuklara masal anlatmak – bir kitaptan değil de ebeveynin kendi zihninden ve kalbinden- hem bağlanmayı hem de gelişimin her alanını destekler.

Annenin bebeğine sunduğu büyülü ve masalsı dünya, güvenli/güvenilir bir kucak ile devam eder.

Bir bebeği yürümesi için yere doğru bırakırken, bıraktığımız yerin çok sert ya da çok yumuşak olmaması gerekir.
Çünkü zemin çok sert olduğunda bebek, kucaktan indiği sırada yerin sertliğinin verdiği acıdan dolayı bir daha kucaktan inmek istemez. Ve şöyle şeyler duyarız; bir türlü kucağımdan inmiyor, bana yapışık geziyor vb. Belki de ‘yer’ çocuğunuz için uygun değildir. Onun ihtiyacı olan belki ‘kucaklayıcı bir çevre’ dir. Kucaklayıcı çevre çocuğun fiziksel ve ruhsal ihtiyaçlarının karşılandığı çevredir.

Çok yumuşak olduğunda ise çocuk, yere basarken kendi adımlarını yani kendi benliğini hissedemez veya bataklıkta gibi hissedebilir. Çocuk için bataklıkta hissetmesi dehşet verici olabilir çünkü sınırlarını anlamakta zorluk yaşar. Ne kendi bedeninin/zihninin sınırlarını bilir/hisseder/tanır ne dış dünyanın/çevrenin ne de annenin bedeninin. O yüzden çocuk kucaktan inse bile yaşadığı dehşetli korkudan dolayı kucağa geri dönmek ister.

Bu evreden sonra biraz biraz hayal kırıklıkları gelir. Masal bir yapboz gibi bozulmaya başlar ama bitmez. Çünkü insan hayatı boyunca hep bu evrede yaşadığı masalı arar. Bulamayacaktır ama aramaya devam eder. Yapbozu tamamlamaya çalışır. İyi ki…

‘Anne/bakım veren o kadar da güçlü ve bütün ihtiyaçları anlayıp karşılayan biri değilmiş meğerse.’
İyi ki değil çünkü anne bir şeyleri bilerek yap(a)mayarak, çocuk bir şeyleri yapmaya/yapabildiğini görmeye başlar. Ama önce annenin o ‘tüm’ şeyleri ‘yeterince iyi’ yapması gerekir ki çocuk onların neler/hangi ihtiyaçları olduğunu fark etsin ve hissedebilsin, sonrasında da kendi kendine karşılayabilsin. Bu ihtiyaçları fark edebilmek için anne, bebeğine dikkat verir. Uyuturken, emzirirken, altını temizlerken, oyun oynarken, ağlarken. Anne dikkat verdikçe bebeğini tanır, kendinin de farkında olmaya başlar. Dikkat neden bu kadar önemli ? Çünkü anne bebeğine dikkat verdikçe bebek/çocuk kendi ihtiyaçlarına dikkat vermeyi öğrenecektir.

Burada ‘zaman’ çok önemli bir rol oynar. Zaman geçişi çok sert olduğunda yani anne acilen karşıladığı bebeğin ihtiyaçlarını, bebek biraz büyümeye başladığında artık uzun süreler boyunca karşılamıyorsa çocuk, en ufak bir hayal kırıklığına tahammül etmekte zorlanır. Her hayal kırıklığı çok sert zeminle karşılamak gibidir. Ebeveynlerin talebi çocuğun daha çabuk/daha hızlı yapması üzerine olabilir. Çocuk yapamayabilir ancak ebeveynler ısrarcı olurlarsa çocukta ‘sahte benlik’ dediğimiz büyümüş gibi yapma/olma durumu ortaya çıkabilir. Büyümüş gibi olma durumu, uslu çocuk, olgun çocuk gibi görünen ‘minyatür yetişkin’ dediğimiz durumdur. O yüzden bütün geçişlerde çocuğun ritmi ve hızında ilerleriz. Çocukla birlikte. Çocuğun kendi gelişimine uygun biçimde.

Çok yumuşak olduğunda ise yani hiç bekletmeden, ağlayarak ihtiyaçlarını hissedebilmesine ve ifade edebilmesine izin vermeden, birazcık da olsa hayal kırıklığı yaratmadan ( ağladığında hemen meme vermek vb.) kendinden emin olamaz, ihtiyaçlarını hissetmek ve karşılamak konusunda kendi duyu/duygu/becerilerine güvenemez.

Büyümek bu iki sürecin ortasında bir yerde sanki. Çünkü bu iki süreçte de çocuk büyümekte zorlanır. Büyümeye direnir, onu istemez. Dünyanın sertliği ile annenin kucağının yumuşaklığı arasında bocalar. Hepimiz bu evrelerden geçerken bir yerlerde takılıp dururuz. Aslında belki de insan büyümeye direndiği için büyüyemiyor ancak direndiğinin de farkında değil. Çünkü büyümek aynı zamanda gelişmek, değişmek ve dönüşmek demek.

Ve büyümek, bil(e)memekle, bilinmezlerle, kaygı ile başa çıkmayı öğrenebilmek demek. Gelişirken değişirken hep bir kaygı eşlik eder çünkü insana. Annesinin kucağının güveniyle , o kucaktan indiğinde kendi becerilerini kullanmanın gücü arasında bir yerdedir çocuk. O yüzden öğrenirken büyür, büyürken öğreniriz.

Büyümek için neye ihtiyacımız var peki?

‘Hepimiz için çalılardan bir yuva.’ ya.
Ebeveynlik bazen yavruna bir yuva/ev yapmak için günlerce/aylarca/yıllarca çalı çırpı toplayabilme çabasıdır. Üşümesin, hasta olmasın, aç kalmasın, iyi olsun, yaşasın diye.

Küçükken, 5-6 yaşlarındayken  bir kumrunun yuva yapma hazırlığını izlemiştim. Hayatımdaki en ilginç ve öğretici deneyimlerden biriydi. Kumru her gün pencerenin üst tarafına çalılar getirip bırakıyordu. Ben de her gün pencerenin yanına  yiyecek bir şeyler bırakıyordum ama hiçbir zaman yemiyordu. Sonra bir sabah kalktım ve çalılardan bir yuva yaptığını gördüm ancak ondan sonra verdiğim yiyecekleri yemeye başladı. Aslında bu bir hazırlık evresiydi. ‘Bakım veren’ olmaya hazırlık. Hem kendini hem yavrunu hazırlamak. Yabancı olana ve bilinmeyene karşı bir önlem gibi. Çünkü verdiğim yiyecekleri yeseydi belki de ölecekti ve yuva yapamayacaktı.

Kendini bebek/çocuk için hazırlamak neden bu kadar önemli?

Çünkü ebeveyn, koşul-suz olarak kendini bırakacak ve verecek olandır çocuğuna. Çocuğun tam da ihtiyacı olan. Bebeklikten ergenliğe kadar. Büyümek ve gelişmek için..

Bazen ebeveyn olarak bebeğin/çocuğun talepleri bunaltıcı gelebilir. O zaman sınır ile sevgi/şefkat hattını tekrar gözden geçirmek önemli. O yüzden “nefes verebilmem için önce nefes alabilmem” gerek. Kendi nefesimi hissedebilmem. Nefes çok önemli çünkü nefes alamadığımda boğulurum. Boğulurken öz-bilincim azalır. Öz-bilincim azalırsa çocuğumu olduğu gibi ve yapabildiği kadar göremem.

Ebeveyn olarak ‘büyümemiş yanlarımı’ görebilmem için, öz-bilince ihtiyacım var. İç görü ve farkındalığa. Çünkü ancak böyle büyüyebilirim. Yavaş yavaş, adımlaya adımlaya ve adımlarken.

Çünkü ebeveyn büyümemiş yanlarını ne kadar iyi ve net bir şekilde görür ve bu yanlarını kabul edip büyü(t)meye çalışırsa çocuğunun da büyürken, büyümemiş yanlarını o kadar iyi görebilir. Kendine dair bir iç görü kazanır. Çocuğunun bu yanlarına karşı daha anlayışlı olur ve sakin davranabilir. O yüzden çocuklar birçok defa yetişkinler olarak öyle ya da şöyle davrandığında ( ebeveynin zorlandığı şekilde vb.) ‘nasırlarımıza basar’ lar. Bunlar kendi çocuk-luğ-umuzdan kalan nasırlardır ve kendi çocuğumuzdan bağımsızdır.

Ebeveynler olarak büyü(ye)memiş yanlarımız, kendini çocuğumuzun davranışına tepki verirken gösterir. Nasıl tepki verdiğimiz , nasıl tepki aldığımızı ( çocukluğumuzda kendi ebeveynimizin aynı veya zıttı davranışını ya da çocuk halimizin tepkisini sergilemek gibi ) ya da almak istediğimiz ama alamadığımız tepkiyi gösterebilir. Duyarsızlaşmış ve cansızlaştırılmış nasırlarımızın acısını hissederken fark ederiz kendimizi çoğu zaman. Çünkü acı olmadan büyümek çok zor!

Bir keresinde seansta yaklaşık yirmi dakika boyunca sekiz yaşındaki çocuğunun ‘mızmızlanmalarından’ sıkıldığını, taleplerinden bıktığını anlatan bir ebeveyn, seans sonuna doğru, ee ne önerirsiniz diye sormuştu. Ben de tüm dikkatimle seans sonuna kadar dinleyip derin ve uzun bir nefes alıp verdikten sonra: Nefes alın demiştim, derin derin nefes alıp verin. Size de çocuğunuza da iyi gelecek.

Büyümek, tam da böyle bir seansta öylesine bir öneri vermektense Hocanızın sözünün aklına gelmesidir : ‘’ Şu anda aklıma size iyi gelecek bir şey gelmiyor ama tasanızı dinlemeye hazırım.’’

O an için yetmediğini, yetemediğini, yetemeyeceğini fark edip bir an durmak. Durup dikkat verebilmek. Burası/durduğun yer bir dönüm noktası veya kavşak. Dikkat ver! Durabilirsen farklı bir yöne gidebilme ihtimalin olabilir. Durmazsan yine aynı kazayı yapacaksın.

Bazen böyle olur, aklınıza bir şey gelmez, eliniz kolunuz bağlanır, yardım edemez hissedersiniz. Ancak bütün bunlara rağmen sizin dışınızda bir dünyanın olduğunu fark edip diğer insanların tasalarını dinlemeye hazır olabilmektir belki de büyümek.

Büyümek dedim… Belki de bu iki yazının/sürecin ortasında bir yerde sanki.
Annenin eteğini bırakmaktan delicesine korkarken ama aynı zamanda tutmaya devam edersen hiç bırakmayacağını ve bırakmazsan ayakta hiçbir zaman duramayacağını fark ettiğinde.. Sonrasında ise bıraktığında, yere kapaklanır gibi olurken… Düşer gibi olmak, yalpalamak.. Ama ayağını basarken zeminin o kadar da sert olmadığını görmek ve yere kapaklanmadığını/düşmediğini fark etmek..
Sonra başını kaldırmak ve ayakta olduğunu yürüdüğünü fark etmek.
Kendi başına yürümenin mutluluğunu hissetmek.
Ve ansızın coşkulu bir yaşama sevinci.
Adam Philips ne güzel demiş : Dünyaya ağlayarak geliriz ve büyümek bir hayal kırıklığı sürecidir; yine de bir an önce büyümek isteriz. Büyüdükten sonra ise çocukluğumuzdaki yaşama sevincini özleriz.

Büyü(ye)memiş yanlarınızın büyümesi dileğiyle

Sevgiyle kalın.

Psikolojik Danışman Cengiz Avcı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here