Filiz Telek ile ‘Yas’ üzerine…

0
59

Filiz’cim seni tanımayanlar için biraz bize kendini tanıtabilir misin?

Kendim için anlamlı ve bu anlamda öğrenmek üzere ve vermek üzere geldiğim, kendi tekamülüme ve aynı zamanda bütüne hizmet eden her şeyi yapıyorum. Yaşamda yaptığım her şey, eylem olarak yaptığım her şey, özümde kim olduğumun bir uzantısı gibi, oradan gelmesine ve oradan eyleme geçmeye özen gösteriyorum. Ruhani yolculuğumun meyveleri olan şeyleri sunmaya çalışıyorum.

Paylaştığın için çok teşekkür ederim. Peki neler yapar Filiz ?

27 yaşında ilk kez bir çembere oturdum. Yaptığım işin temelinde çember pratikleri yer alıyor ve çembere oturduğum o gün yaş günümdü. O kadar yaşamıma dokundu ve beni o kadar zenginleştirdi ki sonrasında bu öğrendiklerimi paylaşmak istedim. Kendi özüme yolculuk da tam o zamanlarda başladı. Bana büyük bir armağan olarak geldi ve beni şekillendirdi.

2013 yılından beri kadın çemberleri düzenliyorum. Yaşamımda hep eksikliğini, özlemini fark ettiğim bir yerdi. Sonra bir an geldi, tükenmişlik sendromunu deneyimledim. Pilimin bittiği ve devrelerin yandığı bir süreç yaşadım ve ondan sonra da bir yolculuğa çıktım. Dünyada hakim olarak gördüğüm sağlıksız eril gücü ve bu düzeni ne kadar içselleştirmiş olduğumu fark ettim. ‘Daha dişil enerji ile şekillenen bir yaşam nasıl olur? Bu dünyada, bu zamanda kadın olmak ne demek? Kendine ve yaşamın bütününe hayrı olan bir yaşam nasıl olur?’, benim başka kadınlarla bir araya gelip bunları konuşuyor olmam lazım diye düşündüm ve ‘Kadınlar şifadır’ çemberleri başladı, bugüne kadar devam etti. Kadınların kendi otantik dişil güçlerini keşfetmeleri ve yaşamın hizmetine sunmaları için yola çıktım. Bir hatırlama ve geçiş sürecinde olduğumuzu düşünüyorum, hatırlamamız gereken konular var; mesela yaşam ağının bir parçası olduğumuz, tekrar topluluk olmak için bir araya gelmek, birlikte olmak, çocukları bir köy olarak yetiştirmek, yaşlılarımıza ihtiyaç duyacakları ve onların bilgeliklerini onurlandıracak şekilde bakım vermek gibi.

Son zamanlarda ‘dişil enerji’ konusu çok konuşuluyor? Etek giymek, ruj sürmek gibi konular var ama dişil enerjinin bana bunlarla ilgisi yok gibi geliyor, sen ne düşünüyorsun?

Dişil enerjiye dair geleneklerden gelen bir takım kadim ipuçları var. Etek giymek ya da elbise giymek bunlardan bir tanesi, ancak bunu bir çekim objesi olarak konumlandırmıyorlar. Kadim topluluklarda şuna inanılıyor; özellikle seremonilerde kadın rahminin yeryüzü ile daha çok bağlantıda olması için etek ve elbise giyimi söz konusu. Örneğin ben, doğal bir şekilde daha az pantolon giyiyorum son yıllarda. Konu görüntü ile ilgili bir yere kayabilir ama mesele o değil. Kadim topluluklarda şuna inanılır; eğer saçların uzunsa alandan daha çok bilgi alıyorsun saçlarınla. Modern popüler kültürün alıp meta haline getirdiği şeylerin kadim bilgelikten gelen yanları var. Günümüzde hemen her şeyi tüketim maddesi olarak yaşıyoruz. Herkes görülme, takdir edilme, onaylanma, bağlantıda olmayı arıyor. Bu ihtiyaçlar gerçek anlamda karşılanmadığı için de daha yüzeysel yaşıyoruz.

Hepimizin içinde hem dişil hem eril enerjimiz var. Mesele hem eril hem de dişil enerjide bütünlükle dans edecek bir yere gelmek.

Mesela dişil enerjiye atfedilen bir takım özellikler var: daha alıcı, daha besleyen, daha teslimiyette, daha akışkan, daha kaotik gibi ama bu özelliklere kadının da erkeğin de ihtiyacı var. Günümüzde her şey hedef odaklı ve süreçler sert olabiliyor. Bunları dengelemeye ve yumuşatmaya ihtiyacımız var. Kadın dediğin şöyle olur, böyledir diyemeyiz. Kadın olmak kendi bedenimle bağlantıda olmak, bedenimde evimde hissetmek benim için.

Filiz sen yas çemberleri düzenliyorsun, sence yas nedir?

Bir noktada kendi hayatımda yaşamı anlamlı kılan ve canlılık veren bir parçanın göz ardı edilmiş, bastırılmış olduğunu fark ettim. Yas sürecine alan açıp içine barındırdığı şifa ve hazineleri keşfedince paylaştığım armağanların arasına katıldı.

Yasın formüle edilmiş bir tanımı yok. Ben kendim bir şey söylemek istesem şöyle diyebilirim;

‘Farkında olsak da olmasak da yaşam içerisinde her şey bağlantıda. Bizi var eden, bize hayat veren, sevip değer verdiğimiz şeyleri kaybettiğimiz zaman ya da beklediğimiz, umduğumuz, özlemini duyup da sahip olamadığımız şeyler için duyduğumuz acı. Yas, o kaybı, kaybettiğimiz ya da hiç sahibi olamadığımız şeyi onurlandırmaktır. ‘

Yas ve bir şeyi yüceltmek iç içedir aslında. Çok sevip, değer verip, kaybettiğimiz şeyin fiziksel olarak yok olmasının yasını tutmakla aslında var oluşunu ve ona duyduğumuz sevgiyi de onurlandırıyoruz. Sadece kendimize ait değil, kollektiften gelen pek çok yasımız da var.

Örneğin göç etmeyi de bu kapsamda düşünebilir miyiz?

Kesinlikle. Yasın bir kapısı atalarımızın yaşadığı deneyimler ve muhtemelen onurlandırılmamış, sessizleştirilmiş ve bastırılmış travmalar. Bunların yası tutulup ifade bulmadıkça nesilden nesile aktarılıyor.

Yasın bir diğer kapısı içimizde sevgiyi tanımamış yerler. Kabul edilmek ve onay almak için kendimizden feda ettigimiz, reddettiğimiz, karanlığa gömdüğümüz parçalarımız…Onların farkında bile değilizdir çoğu zaman ki yasını tutalım.

Uzun zaman boyunca insanlar olarak kabilelere doğduk. Bu bizim aslında doğum hakkımız, ama son yüzyıllarda değişen şey topluluk kültüründen kopmak oldu. Şimdi çekirdek aileler var ve çocuklar onlara doğuyor. Bir ruh olarak insan formunda bedenlenirken beklediğimiz (insanlık hafızası olarak) ama bulamadığımız şeyler var ki bunlarda yaslarımız arasında.

Yasın bir başka kapısı da kişisel bağ olarak görülmeyen ve kolektife ait yaslar: türlerin kaybı, ekolojik yıkımlar, doğal felaketler, savaşlar. Yaşam ağının içerisindeyiz ve bunun farkında değiliz. O akarsuyun kuruması da, bir türün kaybı da, iklim değişikliği de, savaşlar da bizi etkiliyor.

Madem yas var ve hayatın içinde her yerde, peki neden yaslarımızı tutmuyoruz?

Öncelikle yaşam çok hızlı ve baskın kültür düzen çok hızlı, geçim diye bir şey var ve ayakta kalmak zorundasın. Yas tek başına girilen bir süreç değildir, kolektif bir süreçtir.

Yasını kolektif yaşayabileceğin bir topluluk yok; böyle bir alan yok, böyle bir zaman yok, şu anki yaşam buna göre kurgulanmamış.

Yas zamanlarında yavaşlayabilir ve yığılabilirsin ama bunu yaparsak bizi tutacak kimse yok. Bize hep güçlü kalmak ve acılarımızı bastırmak  öğretilmiş. Ancak şunu da biliyoruz ki tutulamayan yaslar kalbi katılaştırır. Bedende sıkışıp kalıyor duygular. Duygu dediğimiz şey aslında hareket etmek isteyen bir enerji yani hissetmeye izin verirsek aslında akıp geçebilecek şeyler.

Anlık gelebilecek duygular, belki 90 saniye sürecek, ama onu bastırdığın ya da sıkıştırdığın zaman bilinçaltına itiliyor ve bedende bir yere yerleşiyor, bastırdıkça bizi zorlamaya başlıyor.

Öte yandan şöyle bir koşullandırılmışlık var, modernizm içinde giderek yalnızlaşan insan ‘Aman kimseye yük olmayayım, kendime yeteyim.’ çabası içinde ama insan böyle bir varlık değil, insan sosyal bir varlık.

Yas için topluluğa ihtiyaç var ancak bugün topluluk yok; yasımı tutarken, ben ayılıp bayılırken çocuğuma bakacak kimse yok çevremde. Burada bir kaç günlük süreçten bahsetmiyoruz, bacı acılar bir ömür sürebilir, aktif olarak yasın tutulması ayları alabilir.

Ayrıca yas dipsiz bir kuyu, içine girersem çıkamam edişesi oluşuyor. Kişi acısıyla bağlantıya geçtiğinde arkadan diğer tutulmamış tüm yaslar da gelebiliyor. Yasla nüfuz edersem kontrol edemem bunu, depresyona girerim gibi korkular var. Yersiz de değil.

Özellikle kolektife ait büyük yasları tek başına taşımak mümkün değil, mutlaka desteğe ihtiyaç var. Kolektif bir topluluk desteği ile yasın ifadesine izin verilirse varılan yer müthiş bir sevgi ve kabul hali, ve neşe ve coşku olur. Çok ruhtan gelen bir şey bu. Çok vahşi ve canlı bir duygu. o enerjiyi salıverdiğin zaman müthiş bir canlılık getiriyor organizmaya. Çünkü kaybettiğin bir şeyi onurlandırmak demek sevgiyi onurlandırmak demek.
Kayıpların ve bununla gelen acının kabülüyle, gidenlerin ya da hiç gelmemişlerin ardından dökülen gözyaşlarıyla sevgi çoğalır, güçlenir, yaşam/ölüm/yaşam döngüsüyle derinden bir bağ oluşur. Aslen, yasımızı yaşayamamak, kayıplarımızı onurlandıramamaktır bizi uyuşturan, katılaştıran, donuklaştıran…

Yas tutan kişinin çevresinde olanlar da yas tutan biri ile ne yapabileceğini bilemiyorlar, teselli illeti dediğim bir durum var. Biri bir acı yaşadığında bu insana nasıl yaklaşacağımızı bilemiyoruz. Onu teselli ihtiyacım aslında benim o duygu ile duramamam. Çünkü sevdiğim birinin acı çektiğine şahitlik etmek çok zor. Tesellinin geldiği yer ‘hadi hadi’ diyor. O kişinin acısı kendi korkumuzu tetikliyor, kayıp ve yas korkusunu.

Peki Filizcim, yas tutan birine nasıl yaklaşmalıyız?

Sadece o kişi ile o anda olmak. Hiç bir müdahale olmaksızın sadece şahitlik etmek ve alan tutmak, onunla olmak, belki elini tutmak ve belki onunla ağlamak. Onun duygusunu değiştirmek mümkün değil. Acıyı geçiştirmek için yaptığımız manevralar ne saçma. ‘Seni duyuyorum, görüyorum, senin acın gerekli kıymetliyi’ hissettirerek yanında durmak.

Belki sadece ‘neye ihtiyacın var? diye sormak.

Yas’ın bir süresi var mıdır? Biter mi bir yerde, yoksa hep orada mıdır?

Yas tuttum bitti, kapattım, çevirdim o sayfayı diyeceğimiz bir yer değil, ya da şifalanması gereken bir travma değil. Yas bir insanlık halidir. Yas tutabilmek bir pratiktir, beceridir, yas kasımızı geliştirmemiz gerekir. Yasa çıraklık etmeyi öğrenebiliriz. Bütün bir yaşamımız boyunca aynı yoğunlukta kalmaz ama tatlı bir sızıya dönüşür belki, o sevdiğimiz ve kaybettiğimiz şeyi hatırlatır bize. O yüzden onunla yaşam boyu ilişkilenmeyi öğrenebilmeliyiz.

Maalesef yaşam düzeni değişti ve bizi destekleyecek bilge büyüklerimiz yok artık, ya da biz onların bilgeliğini alamıyoruz. Yaşamın farklı evrelerine uyumlanmamızı sağlayan ritüeller ve seremoniler de yok artık. Bunları yeniden hatırlamamız gerek. Yaslar, acılar, kayıplar bizi büyütür, olgunlaştırır, güçlü kılarlar. İçinden geçip, kırılganlığımızı kucaklayabildiğimiz ölçüde güçlü oluruz.

Stephen Jenksinson, ‘insan doğulmaz, insan olunur’ der. Bizi insan yapacak kültürleri yeniden hatırlamaya ihtiyacımız var.

Küçük yerlerde hala yas süreci toplu yaşanıyor, kuzenim vefat etti geçen sene, onlar Salihli’de yaşıyorlardı. O ev günlerce boş kalmadı, yemek getiriyorlar, insanlar geliyor, uzun süre ağlanıyor. Durulur yeniden ağlanır, bağırılır, dualar okunur.

Yas dediğimiz şey aslında hayatın her alanında değil mi?  Çocukken çok sevdiğim bir köpeğim vardı Karabaş ondan ayrılmıştım, sonra taşınmalar, çevre değiştirmeler var…

Evet aynen öyle, pek çok yas var içimizde. Bütün mesele o yaşanan şeyin onurlandırılmamış olması, bir veda edilmemiş, kapatılmamış olması, orada kalan bir eksiklik, bir tamamlanmamışlık var. Bunlar yas duygusunu uyandırabilir. O anları tekrar ziyaret edebiliriz. Yasını tutamadığımız şeylerle bir an bağlantıya geçip dua edebiliriz, teşekkür edebiliriz, veda edebiliriz. Elbette tüm bunları topluluk halinde, ritüellerle ve çemberde yapıyoruz birbirimizi destekleyerek.

Filiz, tutulmamış yaslar neye yol açar?

Sadece yas da değil, yaşadığımız tüm duygular hissedilmesine izin verilmemiş o kadar çok şey var ki. İnsanlar duyguları pozitif ve negatif diye ayırıyorlar oysa onların hepsi bizim duygularımız, hepsi bize ait. Hissettiğimiz her şeyi hissetmek bizim hakkımız. Duygular birer enerji, bu mevcut olan enerjiyi reddedemezsin. Sen reddedersen gider, bedeninde ve psişende kendine bir yer bulur ve oraya yerleşir. İfade bulmamış acılar ve diğer tüm duygular bedende sıkışıp kalıyor ve farklı rahatsızlıklara yol açabiliyor.

Travmatik olaylardan sonra sinir sistemi donma tepkisi veriyor ve o enerji salınımı olmazsa bağışıklık sistemi hastalıklarına yol açabilir.

Gabor Mate Türkiye’ye geldiğinde bunları anlatmıştı.

Evet, deneyimlerimizle baş edemediğimiz durumlarda bağımlılıklar geliştiriyoruz. Mesela aşırı yeme hali, yoğun ve zor bir duygu olduğu zaman dikkatimizi dağıtmak ve hissetmemek için yiyoruz. O acılara bakamadığımız için başa çıkma stratejileri geliştiriyoruz. Tüketim çılgınlığı mesela, bunların hepsinin arkasında yalnızlık teması var, yalnızlaştırıldığımız için kendimize hayatta kalma stratejileri geliştiriyoruz. Özlemini duyduğumuz yaşamları yaşayamıyoruz.

Bu sürecin bir topluluk olarak yaşanması gerektiğini düşünüyorsun biliyorum ama yas çemberine katılamayacak kişiler için, kendi yasları ile ilgili neler yapabilirler?

İdeal olan bu değil, ancak herkesin ait olduğu bir topluluk yok maalesef. Bir alternatif, güvendiğimiz bir ya da bir kaç kişiyi şahitlik alanına davet etmek olabilir. Örneğin ‘bu acıma bakasım var, ifade edesim var’ diyerek. Ancak burada şahitlik verecek kişilerin, yasını ifade eden kişi istemedikçe müdahale etmemesi gerekiyor. Buna dokunma ve sarılma da dahil. Burada niyetimiz kişiye güvenli bir alan tutarak, onun gözyaşlarını akıtmasına ve acısını ifade etmesine izin vermek. Eğer kişi o anın gerçekliğinden koparsa ‘tamam şimdi buradasın, bu ana geri gel’ diye ona destek olabiliriz.

Bu tür süreçlerde insanlar müdahale etme eğiminde olabiliyorlar ancak şahitliğe çağıracaksak bu kişilere önden mutlaka bir bilgilendirme yapılmalı. ‘Orada benimle durmanıza ihtiyacım var, orada biri beni duysun dinlesin’ istiyorum şeklinde. Eğer yasımızı ifade etmek istiyorsak ve o an içinde acımız canlı değilse, bir takım yaratıcı ifade çalışmalarıyla duyguyu canlandırabiliriz. Yazmak olabilir, resim yapmak, dans etmek, ses çıkarmak olabilir. Bunların hiçbiri lüks değil, oraya sıkışmış ihtiyaçlar. Sanat dediğimiz şeyin geldiği yer ritüel aslında. İnsanların yaşamda var olabilmek için, akıl sağlıklarını korumak için, deneyimlerini anlamlandırmak için ortaya koydukları şeyler. Yaratıcı ifade insan olma deneyimiyle başa çıkma halidir.

Bir ritüel önerisi şu olabilir; kişinin doğada rahatsız edilmeyeceğini bildiği bir yerde, toprakta küçük bir çukur kazıp yasını bu çukurun içine bağırması, gözyaşını dökmesi ve toprak anaya bırakması. Toprak ana bu yasla beslenir. Bu ritüel yeryüzüyle konuşmak ve o yası aktarmaktır.

Peki bize yas çemberini anlatır mısın biraz? Ne zaman, nerede düzenlenecek ?

Bir sonraki yas çemberimiz 14-16 Aralık’ta, Geyilbayırı’nda, Antalya’da bir dağın eteğinde sihirli bir coğrafyada gerçekleşecek. Cuma akşamı başlıyoruz Pazar akşamına kadar devam ediyor. 2 gün boyunca yaratıcı ifade çalışmalarıyla yas ritüeline hazırlanıyoruz. O anda onurlandırmak istediğimiz yasımız ya da yaslarımızın, son gün ritüeli ile ifade bulmasına izin veriyoruz. (Bilgi için tıklayınız)

Bir çeşit arkeolojik kazı gibi, çemberde paylaşarak, ses ile, dans ile, içimizde gerçekten görünmek, bilinmek, ifade bulunmak isteyen duygularla temasa geçmeye çalışıyoruz. Bunlar yeterince canlandığında bunları bir ritüelle ifade edip onurlandırıyoruz.

Sonrasında, ‘yalnız değilim, bu acımı yalnız taşımak zorunda değilim, şeffaf olabilirim, yumuşayabilirim, bu şekilde de toplum tarafından taşınabilirim’ inancı güçleniyor katılımcılarda.

Yaşam ve ölüm bir bütünün parçaları, yasımı tuttuğum zaman sevgiyi de daha çok hissediyorum. Sevdiğim varlık için bir armağan bu, şükran duymak ve daha canlı hissetmek için ihtiyaç duyduğumuz bir pratik. Yasımızı yaşamaya ne kadar izin verip, çevremizle paylaşırsak, diğer insanların izin vermelerine de ilham oluyoruz. İnsanları bir araya getiren, insanlarla bizi yakınlaştıran bir armağan ve yaşamı onurlandırmanın en güzel yanlarından biri yas pratiği. Yaşamda bizim için neyin önemli olduğunu görebilmemizin en önemli yollarından biri.

Filiz Telek’in konuk olduğu ‘Masal Bu Ya’ Programı’nı tıklayarak dinleyebilirsiniz..

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here