Yıllar sonra kapıyı çalan, adı sanı unutulmuş münasebetsiz bir misafir; Oyun

2
851

Bundan iki sene öncesine kadar çocuklarımla çok güzel oyun oynadığımı sanıyordum. Sanıyordum diyorum çünkü yapılandırılmış oyuncaklarla vakit geçirmenin oyun oynamak olduğunu zannediyordum. Halbuki çocuğun o an oynamak istediği oyunun içinde var olabilmak, onun yarattığı dünyanın bir parçası olmak, spontane hareket edebilmek ve kendini oyuna bırakmak; onun duygusal ihtiyaçlarına oyun yoluyla yanıt vermekmiş.

O oyunda bana roller verirken, aslında pek çok duygusunu açığa vuruyormuş. Onun liderliğinde bir oyunda yan rolü oynamak, onun istediği gibi oynamak, onun koyduğu sınırlarda oynamak önemliymiş. Çünkü hayatta koyamadığı pek çok sınırı ve kuralı çocuk oyunda kuruyormuş. Bu ihtiyacını gideriyormuş.

‘Ben oynayamıyorum, oynamayı sevmiyorum, oynamak istemiyorum’ diyen pek çok anne duydum. Açıkçası nedenini çok da fazla anlayamıyordum ta ki Cognito Dergisi’nin ‘Annelik’ sayısında yayınlanan Klinik Psikolog yazar Nülüfer Erdem’in yazsını okuyana kadar. Oyun sahiden cesaret işiymiş. Nilüfer hanım oyuna, psikanaliz çerçevesinde çözümlemiş ve harika bir yazı olmuş. Sınırlı bölümüne burada yer veriyorum;

Her anne çocuğu tarafından mutlaka oyuna davet edilir.

‘Bebekle birlikte, o vakte kadar tarihin derinliklerine gömülmüş gibi duran oyun meselesi de birden kadınların hayatında tekrar kendini gösteriverir. Bebeğin ve çocuğun yaşına göre niteliği değişen uzun oyun saatleri, hatıralardan bulunup çıkarılan masallar, tekerlemeler, eve yayılan oyuncaklar, mutfak dolaplarından çıkıp yere saçılan, artık bambaşka işler için kullanılan kap kacak, bir oyunda işe yarar diye biriktirilen ıvır zıvır, boya kelamleri, hamurlar, baskı için kesilmiş boyanmış patatesler, kağıt, gazete, dergi parçaları, oyunlara eşlik etsin diye uydurulmuş şarkılar, anneyi oyuna çağıran ya da oynamak için izin isteyen çocuk sesleri, çocuk parklarında geçirilen saatler… Anne bunlara uyuyor ya da uymuyor,  kabulleniyor ya da karşı duruyor, istiyor ya da istemiyor, fark ediyor ya da etmiyor, hoşlanıyor ya da tedirgin oluyor olabilir, ancak tepkisi ne olursa olsun ortak bir nokta var ki, her anne çocuğu tarafından mutlaka oyuna davet edilir.

Bu davetin hem ne kadar baştan çıkarıcı hem de ne kadar tedirginlik verici olabileceğini, insanın iç dünyasındaki kurulu düzeni nasıl allak bulak edebilecek bir tehdit niteliğine bürünebildiğini çocuklarla başbaşa kalan her yetişkin bir ölçüde hissetmiştir.

Oyun ve belirsizliğe davet 

Psikanalitik  açıdan düşünürsek oyuna davet regresyona davettir ve kişinin kendi iç nesneleriyle haşır neşir olabilmesini, bilinçdışının zamansızlığına gerileyebilmesini, dış gerçekliğin, askıya alınmasına tahammül edebilmesini gerektirir. Winnicott’un (1971) tanımladığı gibi oyun, iç gerçeklik ile dış gerçeklik arasında açılan bir ara alanda, geçiş alanında, iç nesneler gibi dış nesneler arasında gidip gelerek oluşturulur.

Oyun esnasında, iç dünyanın nesneleri ile dış dünyaya ait olanlar arasında kurulan yeni ilişkiler ve anlamlar aracılığıyla, ruhsal anlamda bir derinleşme çalışma gerçekleştirilir ve iç dünya sürekli yeniden yapılandırılır. Winnicott bebeğin sağlıklı ruhsal gelişiminin gerçekleşebilmesi için, oyun oynama kapasitesinin açığa çıkması ve gelişmesi gerektiğini belirtir. Bebekte bu kapasitenin kendini açığa vurabilmesi başlangıçta anne aracılığıyla olur ve annenin sadece varlığına değil yokluğuna da bağlıdır.

korupark-bahcekoy1

Oyun oynamak kırıp dökebilmeyi göze alabilmeyi gerektirir

Annenin yeni hayatında, bebeği tarafından oyuna davet edilmek, aynı zamanda dürtüleri bir süreliğine serbest bırakmaya da davettir. Yani simgeselliğin sınırında, bir şeyleri kırıp dökmeyi, nesneyi yok etmeyi, ona saldırıp zarar vermeyi, kendi bedensel sınırlarını ve bütünlüğünü bir ölçüde riske atabilmeyi, kirlenmeyi, bozumayı vb. göze alabilmeye davettir.

Oyun alanı yıkıcı dürtüleri gerçek anlamda zarar görmeden ama gerçek bir deneyim olarak yaşama imkanı veren, bütün bu çözülüp savrulmaları dağılmadan bir arada tutan simgesel niteliklere sahiptir. Çocuk bu alanın güvenli sınırları içinde olduğunu bilerek oynar. Yaratıcı oyun süreci sayesinde yıkıcı dürtülerin dönüştürülerek yaşam dürtülerine bağlanmaları mümkün olur. Anneler için yaratıcı oyun aürecine girmenin her zaman o kadar kolay olduğu söylenemez.

Çoğu durumda oyun, yıllar sonra kapıyı çalan, artık adı sanı unutulmuş münasebetsiz bir misafir gibidir. Bu kadar çok dağıtabilmek için annelerin çok antreman yapması gerekir. Dağılmanın çözülmenin yaşamın ilk evrelerine özgü yokedilme endişelerinin yeniden canlandığı bir dönemdir annelik dönemi. Bu yüzden de, çoğu zaman anneler kendilerini oyuna bırakmaya kolay kolay cesaret edemezler ya da izin veremezler. Bastırılmış endişeler varsa, bunlarla başa çıkmak için geliştirilmiş savunmalar da çoktan beri vardır. Çoğu zaman anne hem çocuğunu hem kendini hayal kırıklığına uğratarak, oyun oynamak yerine oyun alanını yok eder; temizler, toplar, siler, parlatır, yerleştirir. Bu şekilde korktuğu, kaçındığı saldırganlığını da farkında olmadan ortaya dökmüş olur.

Winnicott’un dediği gibi çocuk oyunu ciddi bir iştir. Üstelik sadece çocuk için değil anne için de öyle.’

Yazının tamamını Cognito Dergisi ‘Annelik’ sayısından okuyabilirsiniz. Cognito dergisi D&R’larda ve Yapı Kredi Yayınları’nda satılıyor. 

2 YORUMLAR

CEVAP VER