Dünyaya bir nar tanesi gelmiş

0
450

“Galiba biraz çıkmış, evet evet çıkmış baksana” şüphesiyle başlayan, alınan kilolar sebebiyle çıkan hafif göbeği aynaya baktıkça “evet evet bu sefer hamileyim” diye kendini ikna ederek devam eden, eczaneye ulaşana kadar doğum detaylarını düşünmeye giden bi süreç…Sanıyorum bu durum birkaç kez başıma geldi.. Ne kadar da emindim O’nu içimde hissettiğimden. Bu sefer de değilmiş, sağlık olsun. Ertesinde Avrasya Maratonu gündeme girince odak malum konudan dağıldı.

Bizim yavrunun sinyalleri tam da 34. Avrasya Maratonu’nuna hazırlanırken geldi. Bir akşam normalde 3 turu rahat koştuğum yerde 1 turu zor çıkartabilmiştim, üstelik o akşam hocam bana eşlik ediyordu, ben ne kadar çaktırmamaya çalışsam da çok zorlanıyordum ve  “ilk tur sonunda bırakıyorum” demek zorunda kalmıştım, hocam da “kendini hiç zorlamıyorsun” dediğinde kalbim pek bi kırılmıştı, zorluyordum ama anlamadığım bir sebepten koşamıyordum, ne olmuştu ki? Enseyi çok karartmadan yarış sabahı motive bir şekilde başladım yarışa. Gerilmemek için, hız değil, nabız takip etmeye karar vermiştim. Nabzım yarış boyunca koşarken olması gereken aralığın üst sınırına yakın seyretti, tamamdı, demek ki kendimi zorluyordum zaten hız da doğal sonuç olarak gelmeliydi. Bu düşünceyle keyifli maraton rotasının her anının tadını çıkartarak koştum 15 kilometreyi. Bitişe gelip de geçen seneden 2 dakika daha yavaş olduğumu görünce önce şaşırmış sonra da bozulmuştum doğrusu. “Allah Allah geçen seneye göre kilo almamıştım, fena olmayan bir antrenman programı uygulamıştım, neden yavaşlamıştım ki? Yaşlanmak mıydı sebebi yoksa?”

Yarış ertesindeki 1 hafta boyunca iş yerinde ayaklı bir sinir küpü halinde gezer olmuştum. Sanki dünyalar başıma yıkılıyordu. Bir gün, iki gün, üç gün; yok geçmiyordu. Sonra durup düşündüm; çalıştığım insanlar aynı, ofiste olağanüstü bir durum yok, evde de çok şükür kötü bir haber yok, peki bana n’oluyordu? Normal değildi, bir tuhaflık vardı…Takvime baktım, 3 gün fark var, ben de normal değilim o zaman gelsin bir başka test daha. Ofise eczaneden getirttiğim testi hemen yaptım sonuç belli belirsizdi, var gibi de yok gibi de. Yaşasın teknoloji, hemen fotoğrafını çekip ablama yolladım tepkisi çok tatlıydı: “Ablam çok istiyorsun biliyorum ama burada yok, o zaten olan hafif çizgi, üzülme kuzum” demişti bana. Tabii ki ikna olmamıştım, koşarak çıktım ofisten ve yolda karşıma çıkan ilk eczaneye girdim. Göksu eczanesindeki yardımsever görevli “evet evet var işte, görünüyor, gebelik var” dediğinde ayaklarım yerden kesilir gibi olmuştu. Arabada telefonun diğer ucunda ablam, bu ucunda ben çığlıklar atıyorduk.

Kendimi doktorumun muayenehanesinde buldum ve ultrasonunun en büyük gösteren halinde bile toplu iğnenin başı kadar olan karaltı ordaydı ve evet “gebelik” vardı! İnanılmaz!!! 4 hafta 3 günlükmüş, sürecin o kadar başı ki. Bundan sonra ilk aşama kalp atışını duymak ve bunun için en az 2 hafta daha beklemek gerekiyor. Beni bıraksan ben her gün ultrasona girip bir kez daha doktorla karşılıklı teyitleşmek istiyorum, “evet hamilelik var, evet evet var, var di mi, evet var”. 2 hafta beklemek kolay olmayacaktı. Sır tutmak en iyi becerdiğim şey olmadı hiçbir zaman ve söylememem gerekiyordu, riskli günlerdeydim…Nasıl saklayacağım ki bunu kendime. Tabii ki saklamadım, hemen ailemle ve yakın çevremle paylaştım, sadece birkaç hafta iş yerindekilere söylemekten alıkoyabildim kendimi..

Öğrendikten 2 hafta kadar sonra başlayan mide bulantılarıyla hayatım oldukça basitleşmişti.

Genelde yatar pozisyonda geçirdiğim günlerime sadece acı, tuzlu ve ekşi yemek eşlik ediyordu, her türlü kokudan da uzak olmak istiyordum, tüm dünya ne kadar da yoğun bir esansa sahipti. Günlük aktivite sayım bir elin parmağını geçmez hale gelmişti. Zaten akşamları 8’de en derin uykulara dalıyordum. Hem de taa sabaha kadar en az 10 bazen 12’şer saat uyur olmuştum. En tatlı uykularımdı onlar.

4. aydan sonra mide bulantım azalırken artık akşamları 9’a kadar hatta bazen 10’a kadar oturabiliyordum.

Ufaktan da karnım çıkmaya başlıyordu, pek bir hoşuma gidiyordu. Kilom normal seyrinden 2 kg fazla gidiyordu, dert etmeye gerek yoktu doktorum 14-15 kiloyla bitirebileceğimizi söylemişti 6. ay civarlarında. Rahattım. İlerleyen her gün vücudumun büyümesine paralel enerjim de artıyordu. İş yerinde daha uzun kalabiliyordum, sanki her şey normaldi, sadece merdiven çıktıktan sonra beni görenler “neden koşuyorsun, deli misin” dediğinde onlara “normal hızımın yarı hızında çıktım ama oluyor böyle” demek için bile 5 dakika nefeslenmem gerekiyordu. Ya da eskisi gibi uzun uzun konuşabileceğimi sandığımda yanılıyordum, heyecanla başladığım cümleler teknik sebeplerden yarıda kalıyordu. Kabul etmeliydim evet her şeyi yapabiliyordum ama daha yavaş ve TEKER TEKER. Eskisi gibi aynı anda birden çok şey yapmak mümkün değildi. Şimdiye kadar yavaşlarsam daha iyi olacağıma dair aldığım tavsiyeleri hayata geçirememiştim, tezcanlılık vardı kanda. Hayatımda ilk kez bir şey beni yavaşlatıyordu, ben yavaşlamayı öğreniyordum. Her adımda sadece BİR şey, iki değil…Yavrum daha içimdeyken, bana en ihtiyacım olanı öğretmeye başlamıştı bile…

Öyle çok sağlıklı beslenmeye takmadım kafayı, mide bulantıları sırasında zaten mideyi bastıracak hamurişi, ekşi, acı ne varsa yemiştim. Ertesinde iştahımın açılması ürkütmüştü, doktora “bu Elevit beni kocaman yapacak ne yapacağız doktor bey” diye isyan ettiğimde vitamin kompleksinin iştah açmayacağını, açılanın benim kendi öz iştahım olduğunu söyleyince bahanem de kalmamıştı. Azıcık kontrol gerekliydi, tatlıdan da vazgeçemiyordu ki insan. Neyse en azından görece daha sağlıklı muzurlarla haşır neşir olmaya çalışıyordum. Her daim yanımda yiyecek vardı; ceviz-fındık-badem-kuru incir-kuru kayısı kadim dostlarım olmuştu.

İlerleyen zamanla birlikte bir de kafa güzelliği gelmeye başlamıştı, oooh her şey pek bi pembeydi. İş yerindeki rutin anlaşmazlılara can sıkmak ne kelime, her şeyi alttan alıp “hadi çözelim” ruh haline girmiştim. Beni hiçbir şeyin üzmesine izin vermiyordum. Üzecek birisi olursa da derhal uzaklaşıyordum ortamdan, malum artık kendimden daha çok düşündüğüm ve benden birebir etkilenen bir yavru vardı içimde. Ofis dışı bir şirket aktivitesinde stresli bir anımı tarif etmemi istediklerinde “akşamları eşimi kapıda karşılamak istiyorum ancak o kapıyı açana kadar ben göbeğimle koltukta doğrulup ayağa kalkamıyorum, bu beni biraz strese sokuyor” dediğimde herkes benim başka bir kafada olduğumu anlamıştı, günlük iş stresleri çoook uzağımda kalmıştı.

Gittikçe doğuma yaklaşıyorduk. Normal doğurmayı çok ama çok istiyordum. Okuyordum, normal doğum hikayeleri dinliyordum, ebelerle görüşüyordum. “3 senedir koşuyorum, doğru egzersizlerle normal doğurabilirim” diye düşünüyordum, hatta emindim yeter ki, bu “sistem” beni engellemesindi.

Artık  son düzlüğe girmiştik.

36. Haftada doktorum bebeğin duruş şeklini hem benim hem de bebek için hiç iyi bulmadı ve ilk sinyali verdi “böyle 1 hafta daha durursa seni 38de sezeryana alırım” Dünyalar neredeyse başıma yıkılmıştı. Ona çok kızmıştım, hemen alternatif bir doktor buldum ve 3 gün sonrasına randevu aldım. O gün bebeğin kafası aşağı dönmüştü. Tamam her şey yolundaydı. Yine her gün aynaya yan dönerek bakıyordum en başta olduğu gibi, bu sefer karnımın aşağı indiğini görme umuduyla. Sanki pek inmiyordu, bizimki havadaydı. 8. aydaki şirketin tekne partisinde nasıl da oynamıştım, herşey yavru doğum yoluna girsin içindi.. Neyse 3 hafta kala ev istirahati başladı. Hergün düzenli yürüyüşler, merdiven çıkmalar-inmeler, sabah yogaları. Kızım bana 3 haftalık iznin hepsini yaptıracaktı hissediyordum.

Artık o kadar kocaman olmuştum ki beni gören yayalar, arabalar nerede olursam olayım yol veriyordu.

Artık tartılmıyordum, iştahı kesmek mümkün değilse ölçülmek niye? Şöyle 16-17de bitirebilirsem iyiydi. her güne sadece 1 tane aktivite olacak şekilde günlerimi planlıyorum. Ev düzenlemesi için gittiğim alışveriş merkezinde beni gören yaşlı teyze “utan utan, ne işin var sokakta bu halde, dön evine” diye çıkışmıştı, demek onu da gebeyken böyle herkesten uzak tutmuşlardı, öyle öğrenmişti, o da bana çıkışıvermişti. Üzerime alınmadım, bozulmadım, dedim ya kafam çok güzeldi.

Tarih yaklaştıkça stres de artıyordu ama bende değil etrafımda. Annem, eşim, kayınvalidem, ablam…Ben mutluydum bebeğimle gezmekten, nasıl olsa bitecekti bu günler, tadını çıkartıyordum. Karnımda oynarken videolarını çekiyordum, sesime vereceği tepkileri bekliyordum. Ben keyifliyken herkes gülümsese de arkadaki hafif tedirginlik hissediliyordu. Komşular da artik “daha doğurmuyor musun sen?” diye alenen tacize başlamışlardı. Ne vardı acele edecek ben memnundum. 37. hafta bittikten sonra doktorumun yüzü daha az güler olmuştu. Ben de kızıyordum ona karamsar tablo çiziyor diye. Normal günüm dolduktan 2 gün sonra “artık seni hastanede takip edeceğim” dedi. Beğenmiyordu NST’lerimizi. O kadar çikolataya, şarkı söylemeye rağmen bizim yavrunun kalp atışlarında doktorumuzun istediği zıplamayı yaptıramıyorduk. Bizimki cool bir insandı, öyle meyve suyuyla filan heyecan yapmıyordu. Artan sıklıklarda NST takibi devam etti. Ben hastane yatışını gizleme teşebüsümde yarım saat bile kalmadan başarısız oldum. Cep telefonları olduğu sürece bir şey saklamak hele de doktorunuz annenize her şeyi bir bir rapor ediyorsa pek mümkün değildi.

Hastanede eşim ve ablamdan başka kimseyi yanımda istemedim.

Ben normal doğuracaktım, zaten hastaneye yatmış olmak sevimsizdi. Bir yerde okumuştum, damar yolu açıldıktan sonra sezeryanın kapısı da açılıyordu. Ben yatar yatmaz hemen takmışlardı sol elimin üzerine o kelebeği. “Takmasanız olmaz mı” diye şansımı denedim ama olmadı. O gece sancılar başladı saat 1e doğru. Hiç çaktırmıyordum, ben çekeyim sancılarımı, kimse dokunmasın da bana, yerimde duramaz olunca sabaha kadar katın koridorunu turladım. 5 dakikada 1e kadar inmişti sancılarım. Evet 1 saat daha böyle devam ederse normal doğum garanti olacaktı. Ben bir yandan acı çekerken derin nefes alıyor bir yandan da “evet evet olacak” diyordum. Sadece başta epidural bile istemem derken “belki de olabilir neden olmasın canım” diye düşünmeye başlamıştım. Annemin kendi tecrübelerinden anlattıkları bir bir oluyordu, hiç de acımsanacak bir şey değildi başı böyleyse sonu nasıl olacaktı, amanın! Sabah 7’ye kadar devam etti sancılarım. Sonra yavaşladı, önce şiddeti azaldı sonra sıklığı, sonra da bitti.. Suların kesilmesi gibi sancılarım kesildi.

Sabah 11 gibi doktorum yine durumu beğenmedi, sancıların kesilmesinden hiç hoşlanmadı. Ultrasonla baktı bebeğin kafası hala sabitlenmemişti ve bebek hala yukardaydı, inmemişti aşağı, bir de bir tur kordonu vardı boynunda. Hiç ümitli değildi, “gel alalım” dedi. Ben ağlamaya başladım “yok olmaz” dedim, “tamam o zaman akşama kadar bekleyelim” dedi. Bekledik. Sancılar az az geldi, düzeni kaybolmuştu ve şiddeti düşüktü. Saat 5te doktorumla eşim, ben ve ablam 1 saatlik görüşme yaptık. Herşeyi sorguladık, didikledik. Doktor bende sancı ağrazı olduğunu bunun doğum esnasında olması halinde apar topar sezaryane gireceğimizi birazdan suyumun patlayacağını ama bebeğin aşağı inmesinin garanti olmadığını ve artık beklememizin doğru olmadığını söyledi, bebeğin duruşu ona güven vermiyordu. Aah ah Amerika’da olsam beni normal doğurturlardı ama artık diyecek bir şey yoktu. “Sistem” kazanmıştı. Ağlaya ağlaya evet dedim. Ben odamın bulunduğu kattaki doğumhanede doğuracaktım aşağıdaki ameliyathanede değil!

Ama öyle olmadı, olamadı. Ağlaya ağlaya girdim odaya, artık dönüş yoktu. Kat hemşiresinin “biz sizi normal doğurdu sayacağız, gördük sancı çekişinizi, üzülmeyin artık” demesi de kar etmiyordu. Uslu uslu direktifleri yerine getirdim. Bu arada beni hazırlarken tarttıklarında son 2 haftada 6 kilo artışı görünce dudaklarım uçuklayacaktı tam 22 kiloyla giriyordum doğuma. Dile kolay, 22!!! Ameliyathanede hazırlıklar bitti, operasyon başlayacaktı, eşim yanıma geldi. O yanıma gelene kadar geçen dakikalar mega dakikalardı, bitmiyordu sanki…Epidural takılmıştı, eşim elimi tutuyordu, başımı yukarı doğru kaldırıp ona bakıyordum. Aşağıda ne olduğunu düşünmemeye çalışıyordum.

Tam ona bakarken bir çığlık sesi duydum ve henüz durmuş gözyaşlarım boşanarak tekrar geldi. O sesi duyduğum an tüm ömrümün en yoğun anıydı. O ana kadar doğum şekline fazla odaklanmıştım, herkes beni sezeryana zorlayacak ben de normal için mücadele edeceğim diye düşünürken odağım bebeğimden kaymıştı biraz belki de.  Onu normal doğurabilsem onun için daha iyi olacaktı diye hissediyordum en derinde. O çığlık beni bir dünyadan diğer dünyaya geçirdi. 1 dakika sonra başımın yanına bir melek geldi, ağlayarak bakarken “sen kime benziyorsun kızımmm?” diyebildim.

dogum-hikayesi1

Yüzünü çok merak ediyordum haftalardır ve evet şimdi yanımdaydı.

dogum-hikayesi-2

Onu bize gösterdikten kısa bir süre sonra götürdüler, eşimi çıkarttılar ve ben ameliyathanede ekibin toparlayıcı kısmıyla baş başa kaldım. Şimdi kapatma zamanıydı. Biraz soğuk dakikalardı doğrusu. Sonunda hazırdım ve beni çıkartacaklardı, kapı açıldı ve en sevdiklerim, ailem hepsi beni karşıladı. Onları karşımda görünce yine ağlamaya başladım her bir yandan ayrı heyecanlı bir cümle geliyordu “aynı sana benziyor”, “biliyor musun küvezde kendini yukarı itti neredeyse çarpacaktı”, “öyle güzel ki”. Her birinin yüzüne baktıkça daha fazla gözyaşı geliyordu. Sonunda odama alındım, yatağıma yerleştirildim ve yavrum için hazır hale getirildim.

dogum-hikayesi-3

Sonra yavrumu kucağıma verdiler, gözünü açamıyor, ağlıyordu. Bir o ağlıyor, bir ben ağlıyordum. Kuzum sanki en iyi bildiği şeymiş gibi emmeye başladı hemen. Azıcık emip kucağımda uyuyakalıyordu. Birileri onu kucağına aldığında bir süre sonra ağlıyor sadece benim kucağımda susuyordu. Dapdaracık, sıcacık yerden geldiği bu koca dünyada tek tanıdığı kişi bendim, tanıdığı şey benim kokumdu, sadece benim koynumda susuyordu. Binlerce kez şükürdü.

dogum-hikayesi-4

Ertesi sabah eşim koridorda beni yürütürken o koridorlarda 24 saat önce sancıyla turladığımı düşününce tutamadım gözyaşlarımı, nedense içimdeki yenilgi hissini atamıyordum. En çok istediğim şey olmamıştı. Neden ki? Bunun üstesinden gelmem tahmin edeceğiniz gibi biraz zaman aldı. Bu da benim lohusa sendromumdu. Neredeyse 5 ay geçmesine rağmen 100% atlatabilmiş değilim doğrusu ama şunu biliyorum ki bunun başıma gelmesinde de bir mesaj var. Henüz mesajı alamadım, belki 5 yıl belki de 10 yıl sonra anlayacağım ama anlayacağım. O zaman da kıyıda köşede içimde kalan kırıntılar da uçup gidecek, hala varsa…

Her gün binlerce ama binlerce kez şükrediyorum. Hayatımın en büyük ve en güzel hediyesini aldığımı biliyorum. Bunu hak edecek ne yaptım diye düşündüğüm de çok oluyor. Her sabah hediyemi, kuzum Nar’ı kucaklamak için hevesle uyanıyorum, nasıl oluyor da o gün akşama devriliyor anlamıyorum, bir gün daha geçiyor. Hüzünlenecek gibi oluyorum ama ertesi günün daha da keyifli geçeceğini düşünüp gülümsüyorum.

dogum-hikayesi-5

Anneler “Anne olunca anlarsın” diye boşuna demiyormuş, bu sadece ve sadece başınıza gelince anlaşılıyormuş.

Allah tüm yavruları annelerine babalarına bağışlasın inşallah, amin, hepsine de maşallah.

Sanem Karacan Orfanlı

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER