Kim korkar masallardan?

0
619

Bir varmış bir yokmuş Judith adında bir masalcı varmış, bir gün Fransa’dan 11 aylığına İstanbul’a gelmiş, 11 yıldır burada yaşarmış. İşi gücü masal anlatmak, masalın büyüsüne herkesi inandırmakmış. Judith’in yolu bir gün Kidsnook’a gelmiş ve orada annelere ‘Kim korkar masallardan’ı anlatmış…

Hain kurttan korkan, babaannenin yenmesinden ödü kopan, sırf bu yüzden kitapçıları gezip Tubitak’ın en zararsız kırmızı başlıklı kız versiyonunu alan anne de benim, tanıştığımıza memnun oldum. Herkesin derdi aynı, hatta sırf bu nedenle çocuğuna peri masalı okumayıp hikaye kitapları okuyan anneler de var.. Sanırım böyle seminerlerde en çok yalnız olmadığımı hissetmek beni mutlu ediyor..

‘Peri masallarındaki en güzel şey ne?’ diye sordu Judith, dört bir ağızdan ‘mutlu son’ dedik. Mutlu sonları hepimiz çok severiz, yüzümüz gülümser ve güzel hatırlarız… Ama peri masallarında hep olağan üstü şeyler var;  büyücüler, cadılar, kurtlar, kesilme, yutulma bir sürü öğe var ve bunlar masallardan korkmak için yeterli geliyordu bana..

Öncelikle ‘masallar hep bir varmış bir yokmuş diye başlar’ dedi Judith, bu ritüel giriş,  gerçekle bir bağ kurdurduğu halde masalın aslında gerçek olmadığına dair bilgi de verir ve çocukları korur.. İkinci önemli koruyucu ise masalın mutlu sonla bitmesidir.

Masallar tarihte o kadar eski ki hangi masalın ilk kez ne zaman anlatıldığını bilmiyoruz. Tek bildiğimiz masalların 16yy’da kaleme alındığı. Kim bilir bundan ne kadar zaman önce ilk kez anlatıldılar.. Peki neden ortaya çıkmışlar ya da hala neden aynı masallar var hayatımızda ?

Masallar simgesel bir dile sahipler. Masal karakterleri gerçek insan değiller, aslında onlar arketipler; bu arketipler iyilik-kötülük, kıskançlık, saflık, büyüme gibi aslında çok insani duyguları ve dönüşümleri temsil ediyorlar. Masallar, çocukların korkularıyla yüzleşmelerini ve onları yenerek, ileride karşılaşabilecekleri olası korkularla yüzleşip onları içlerinden atabilmeleri için birer araç.. Onlar bize yolda olduğumuzu ve bu yolun kahramanı olduğumuzu hatırlatıyor. Bir nevi gerçek hayata bizi hazırlıyor.

Kırmızı başlıklı kıza annesi öğüt veriyor, kız tutuyor mu? Elbette tutmuyor. Yolun dışına çıkıyor değil mi? Hepimiz çıkmadık mı, ya da bizim çocuklarımız çıkmayacak mı? Elbette çıkacak… Çıktığı durumlarda başına neler gelebilir bunlardan sıyrılmak için zekice neler yapmalı gibi ne çok şey anlatıyor...

Bir çok masalda bir yenme yutulma durumu var, karında olma durumu aslında kozaya girmek gibi.. Kozaya giren tırtıl kozasını kendi kendine açarak güzel bir kelebeğe dönüşür. Kırmızı başlıklı kızın bazı versiyonlarında kız, terzi makası ile kurdun karnından kendini çıkarır. Bu bakış açısı ile kız kendi kendini kurtarmak için çaba göstermiştir ve bu yönüyle avcının onu kurtarmasından daha iyi bir versiyon bile olabilir.

Ölüm bizim için ne kadar negatif bir durum değil mi? Ama çocukların ölümle ilişkisi bizim gibi değil. Böyle bir tecrübeleri de yok. (asla olmasın tabi o ayrı) Mesela kurdun büyük anneyi yemesi.. Düşünün hepimiz çocuklarımızı ‘seni yiyeceğim’ diye peşinden koşup mıncıklamıyor muyuz? Biri tarafından yenmek, onlar için yemek yemek kadar doğal. Sağlıklı çocuğun kan-kesme deneyimi kağıtla elini kesmesi kadar basit aslında. Orman metaforu içinde korku barındıran, ne olduğu bilinmeyen, saflıktan büyümeye giden yolda girilen ve çok şey öğrenilen bir yer.

Peri masallarını çocukken anlatırsak çocuklar hap gibi yutuyorlar, kesmeden veya yargılamadan.. Çocuğun içinde sihirli bir kraliyet oluşmaya başlıyor. Biz anneler hiç bir zaman çocuğumuzu yalnız bırakmak istemeyiz ama biraz daha büyüdüklerinde sevdikleri dostları tarafından da terk edilebilirler veya yalnız kalabilirler, bu çok normal bir durum, hepimiz kalmadık mı? Yalnız kaldığında, terk edildiğinde evet ormandan çıkabilirim, bir yol bulabilirim, bu güce sahibim gibi simgesel gücü içinde hissedebilmesi için iyi bir araç masal.

Diğer taraftan ‘mutlu sonla bitmeyen masallar çocuklar için tramvatik olabilir’ diyor Judith, mesela kibritçi kız masalı. Bu masalın sonunda kibritçi kız hayal ettiği için ölüyor ve kimse onu yardım etmiyor. Bu masal benim çocukken okuduğum, okurken de çok ağladığım bir masal.

Son olarak ‘Sandaletler nereden geldi?’ masalını anlattı Judith. Bir kral yıllarca ayaklarını hiç yıkamıyor, sonra bir gün tesadüfen bir kez ayağını yıkıyor ve çok hoşuna gidiyor ama nehirden çıkınca ayağı hemen pisleniyor, bu yüzden nehir kenarını deri ile kaplatıyor, sonra saraya gidecek gidemiyor, saraya giden yolu da deri ile kaplatıyor, sonra tarlaları ve her yeri. Mahsul alamayana halk buna bir dur demek zorunda kalıyor ve bir bilge çağırıyor. Bilge yuvarlak deriler kesiyor ve kralın ayağına iple bağlıyor. Artık dünyayı deri ile kaplamaya gerek yok sadece sizin ayağınıza sandalet yaptım, ayağınız hep temiz kalacak diyor.

Kıssadan hisse; çocuklarımız için tüm dünyayı deri ile kaplamanız mümkün değil ama onlar için bir şey yapmak istiyorsak duygularımızı ve onların duygularını konuşmak bize ve çocuklarımıza iyi gelecektir.

Son olarak Judith masal okurken biz korkmazsak çocuklarımızın da korkmayacağını, masalı kitaplardan okumak yerine karşılıklı göz teması ile anlatırsak çocuklar için çok daha keyifli olacağını belirtiyor.

Judith’in  Masalhane adlı bir facebook sayfası var. Ayrıca her ay ayda bir kez Kadıköy NKM’de yetişkinler için masal gecesi düzenleniyor.. Judith’le bir kez buluşmanızı, masalları bir kez de ondan dinlemenizi öneririm..

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER