Yaratıcı olmak için küçük çılgınlar olmamıza gerek yok

0
486
This week we explore what creativity is and how it works.

Bu yazıda, uzun yıllar reklam sektörüne emek vermiş, polisiye roman yazarı, Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi, iki çocuk babası Celil Öker ile ‘Yaratıcılık’ üzerine yaptığımız sohbeti okuyabilirsiniz.

Celil hocam merhaba, tanımayanlar için bize biraz kendinizi anlatabilir misiniz ?

‘Biraz geçmişten başlarsak; beni sıkıştırmayan bir ailenin çocuğuyum. Anglosakson bir eğitim aldım bundan da memnunum. Kafama göre insanlarla reklamcılık yaptım. Özgürlüğün değerli olduğu bir üniversitede öğretim görevliliği yapıyorum. Polisiye yazarlığı bahsinde de çok önemli bir gençlik düşünü gerçekleştirmiş biri olarak görüyorum kendimi.’

Hocam yaratıcılığı siz nasıl tanımlıyorsunuz ?

”İşe yarayan yenilik’ olarak tanımlıyorum.. Sadece pazarlama ve reklam sektörleri için değil genel olarak tüm yaratım gerektiren alanlar için de düşünüyorum. Bizim karşılaştığımız pek çok yaratıcı düşünce işe yaradığı için tanıştığımız yaratıcı düşüncelerdir.

Beş parasız ölen yaratıcı yazar veya şairleri biz bugün tanıyorsak, birilerinin; bir eleştirmen olabilir, bir fikir lideri ya da sanat galerisi sahibi olabilir, onların nezdinde işe yaradığı içindir. Yine aynı çağlarda benzer çabalar gösteren insanlardan bugün haberimiz yok.’

Potansiyelin var ve aslında bunu ortaya koyabilme yeteneği mi yaratıcılık ?

‘İçimizdeki güç meselesinin şöyle bir tehlikesi var. Eğer potansiyel olduğunu ve bunu ortaya çıkardığımız ideolojisine inanıyorsak; yaptığınız bir iş beğenilmediği zaman ‘vay demek ki ben yaratıcı değilim’ düşüncesine kapılabiliriz. Bu tehlikeli bir şeydir. Çok sayıda insanın yaratıcı etkinliklerde kendilerine mesafe koymalarının asıl nedeni de budur. Bu çok yaygın bir görüştür.

Eğer biz yaratıcı etkinlikte bulunacak insanlara sana gelen tepkiler aslında sana değil, işine gelen tepkilerdir bilgisini verirsek bu yıkımı önleriz. İnsan ben yaratıcıyım ya da değilim, şair olabilirim ya da olamam, ressam olabilirim ya da olamamdan çıkıp şu somut işimde söyle eksikler var deme kısmına döner. Bu mantaliteyi verirsek onlar devam etmeye, denemeye çaba gösterirler diğer türlü ise kendilerini geri çekerler.’

Sizce yaratıcılık doğuştan mı gelir yoksa sonradan mı kazanılır ?

‘Katiyen doğuştan gelmez. ‘Doğuştan gelir ve içimizdedir görüşü, içimizdekileri dışarı vurursak yaratıcı şeyler yaparız’ tarihin sınırlı bir döneminde var olmuş bir düşündedir; romantik dönemin sanat yaratımı ile ilgili temel düşüncesidir. ‘İçimizde olmalı ve içimizdekini sınırsız ve engelsiz bir biçimde dışarıya vurmalısınız.’ Bu görüş o kadar güçlü bir görüştür ki çocuk eğitimine de etki etmiştir. Bu bizim ‘çocuklar doğuştan yaratıcıdır, biz eğitimle, yetişkin kuralları ile onların yaratıcılıklarını öldürürüz, bastırırız’ düşüncesi de oradan kaynaklanmaktadır.

Bu çocukların özgürce istediklerini yapmasına engel bir şey değil. Ama buna yaratıcılık adı verirsek o zaman çocuklara özgürce ve engelsizce hiç bir yapı bilgisini taşımadan, hiç bir geçmiş bağlantısını kurmadan iş yapma eğilimi aşılamış oluruz. Yetişkin olup da yaratıcı işler yapmaya başladıklarında bu karşılarına engel olarak çıkar.

Çünkü yaratıcılığın yeni ile bir ilişkisi var. Yaptığınız şeyin yeni olup olmadığını bilmenin tek yolu o alanın tarihini bilmektir. Eğer o alanın tarihini bilmiyorsanız doğal olarak yaptığınız her şey size yeni gelebilir.

Çocuklardan alanın tarihini öğrenmeleri beklenmez, onlar bildikleri gibi yaparlar. Ama yine de bir hamurla heykel yaparken Hanry Moore heykellerini görmeleri yaptıkları işin geçmişle bağlantılarını kurmalarına yarayabilir. Hamurla heykel yapma işi bizim hikaye anlatmaktan sonra bildiğimiz en önemli iştir. Binlerce yıl öncesinden killi topraklara şekil vermişiz. Dolayısıyla çocuklarla bu çalışmalar yapılırken büyük insanlık tarihinin bir parçası olduğu hissi verilmeli, ‘ben bunu ben olduğum için yapıyorum’ hissi daha sonradan büyük fiyaskolara yol açabilir.’

Yazı atölyeleriniz var, uzun yıllardır öğretim görevlisi olarak da çalışıyorsunuz, üniversite öğrencileri ile iç içesiniz. Sizce gerçekten okul sistemi yaratıcılığı törpüleyen, engelleyen bir sistem mi?

‘Böyle düşünmüyorum. Üniversite öncesi okul sistemleri doğaları gereği yaratıcılıktan uzak sistemler. Özellikle lise esasında üniversiteye hazırlık ile ilgili bir eğitim kademesi. Bizde üniversitenin sınavını kazanmaya yönelik bir eğitim veriliyor. Double yanlışlıklar var. Bir lise öğrencisi sosyal bilimlerin neler olduğunu bilmek zorunda. Üniversiteye gitmek istiyorsa bunları öğrenmek zorunda. Lisede yaratıcı katkı sunmaktan çok bu bilgiyi edinme yeri. Ancak elbette bu bilgiyi edinme yolları yaratıcı olabilir. Hoca anlatır, sınav yapar öğrenciler de cevaplar şeklinde olmak zorunda değil.

İlkokul öncesi eğitim kurumları ise sosyalleşme, kurallı bir dünyaya girmenin ilk adımları, annenin sevgili kucağından dünyanın o kadar da sevgili olmayan, bazı problemler olan çatışmalar olan durumuna geçilme noktası. Temel motor becerilerinin gelişim noktası. Bunların kaçınılmaz olarak yapıyorlar. Birisinin size verdiği bilgileri geri verme durumunda olmadığınız için de bir şekilde yaratıcı etkinlikler merkezi haline geliyor. Toplu halde bir şarkı söylemek bile aslında okul öncesi yaratıcı etkinliklerdir. ‘

Dünyada Amerika, Kanada, Avustralya gibi farklı ülkelerde ciddi bir home-schooling (evde eğitim) trendi var. Aileler eğitim sistemine inanmıyorlar ya da kendileri evde daha iyi bir eğitim verebileceklerini düşünüyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsunuz ?

‘Erkin Koray bu metodu Türkiye’de uygulamıştı. O bunu red edip kendi kızını kendi eğitti, sonucu ne oldu ben bilmiyorum. Evde eğitim konusu tam olarak benim alanıma girmiyor ama bunu düşünenler için bazı sorular sorabilirim;

  1. Çocuk sosyalliği nasıl bulacak ? Yani yan sıradaki çocuk ile itişmek ve bununla başa çıkmayı mutlaka öğrenmesi lazım.
  2. Okul bir otorite simgesi. En azından öğretmen öyle, yap dediği zaman yapması lazım.

Bütün bunlardan azade bir eğitim nasıl sonuçlar verir bilmiyorum. Dar kafalı değilim ama sonuçları hakkında bir bilgim yok. Onun yerine anne-baba çocukla kurduğu ilişkide kendi doğru bildiği bakış açısını vermeye çalışırsa doğru bir iş yapmış olur.

Çocuğu en çok aşılanması gereken konu; kuşku, bilimsel kuşku her düzeyde, her söylenene hangi otorite olursa olsun inanmamak, alternatifi var mı diye düşünme becerisi kazandırmak.

Başka bir önemli konu; çocuklar bazı bilgileri televizyon, reklamlar gibi güvenirliği sıfır olan kaynaklardan alıyorlar ve bunları hakikatler olarak kabul ediyorlar. Bunların hakikatler olmadığını ifade edip bunu görmelerini sağlayabiliriz.’

Yaratıcılık sanattan da dışarıya taştı. Bir mühendisten ya da bir pilottan da yaratıcı olması bekleniyor. Çok standart bir işi dahi olsa insanlardan bu perspektif bekleniyor. Bu durumda da ebeveynler ben çocuğuma bu konuda nasıl bir katkıda bulunabilirim diye düşünüyorlar artık…

‘Şunu artık hepimiz biliyoruz. Bebek doğduğu andan itibaren ne kadar çok uyarana maruz kalırsa algı daha çok gelişiyor. Bir aylık bebek sese ışığa tepki verebiliyor. Eskiden olduğu gibi onu kundaklayıp bir yere bırakmıyoruz.

Şunu bilmemiz gerekiyor; yaratıcılık bir sihirli hediye değildir. Hiç kimseye sende bu sihirli hediye var mı yok mu gözü ile bakılmamalıdır. Bu o kadar derin bir ideolojidir ki bütün bunları konuştuktan sonra derslerimde bir anket yapıyorum. Kendini yaratıcı bir kimse olarak görenler el kaldırsın diyorum, birileri el kaldırıyor, kendini yaratıcı bir kimse olarak görmeyenler el kaldırsın diyorum yine birileri el kaldırıyor. Bunun cevap verilebilir bir soru olduğunu düşünüyorlar, halbuki böyle bir soru yok. Böyle bir soruya cevap veremezsiniz. Bunu aşmamız lazım.

‘Çocuklar yaratıcıdır’ da aynı ideolojinin bir parçasıdır, bunu aşmış değiliz. Bu romantik düşünce hala çok ağır. Çünkü zannediyoruz ki yaratıcılık, hiç bir sınırın olmadığı kafamıza göre birşeyler yaptığımız bir hadisedir. Hayır öyle değildir. Kafamıza göre bir şey yaparsak yaptığımız şeyler bir işe yaramazsa o zaman ortaya yeni bir şey çıkmaz.’

Bir de yaratıcı olmakla deha olmakla da karıştırılıyor sanki. Yaratıcılık Picasso olmak demek değildir değil mi?

‘Kuşkusuz. Deha meselesi de aynı ideolojinin bir parçası. Deha ile delilik arasında ince bir çizgi vardır deniyor. Deli zihin işleyişi sosyal normların hiçbirine uymayan birisi demek. Yaratıcı işlerin de böyle olması bekleniyor. Hiç birine uymuyorsa sunduğunuz insanlara etki edemezsiniz.

Deli olmayacaksın, deliye yakın duracaksın, belki sınırları zorlayacaksın ama ful delilik bizim hiç bir işimize yaramaz hiç bir etki yapamayız. Ama günümüz sanatçıları dahil kendilerine hafif deli süsü vermekten hoşlanıyorlar ve o onları normal insanlardan ayıran özel kılan bir şey oluyor.’

Sizin polisiye romanlarınız var onların yaratım sürecinde nasıl bir süreçten geçtiniz ?

‘Onların yaratım süreci çalışmayla eşit. Yazma işi çalışma işidir. Yazar diye bir insanlık hali yoktur, insan ancak yazdığı zaman yazar. Yeterince yazarsanız başkaları size yazar diyebilir. Hele yazmak o kadar acayip bir şey ki çok çalışmanız gerekiyor, kelime sayılarını binlerle telaffuz etmeniz gerekiyor. Batıda bir romanın roman diye algılanması için 70.000 kelime olması gerekiyor. Bunu yazabilmek için çok çalışmanız lazım.

Çalışmak için ise güçlü bir motivasyon ve yaptığınız işi yaparken eğlenmeniz lazım. Onun bitmiş halinin şu ya da bu şekilde işe yarayacağına inanmanız gerekiyor. Ben 8 tane roman yazdım bunları çalışarak yaptım. Bir gün 300 kelime yazdığım zaman kendimi şanslı hissediyorum.

Mesela en yaratıcı kimselerden biri Mimar Sinan. Osmanlı İmparatorluğunda mimarlar başı olmuş biri. Onun deli olduğuna dair veya toplumla/hiyeraşiyle bir çelişkisi olduğuna dair herhangi bir bilgi yok. Ama adam son derece yaratıcı. Yaratıcı olmak için illa küçük küçük çılgınlar olmamız gerekmiyor…’

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER