Adamotu’nun öyküsü

0
1125

Eskiler der ki ‘Adamotunun ateş renklidir ve geceleri şimşek gibi ışıklar saçar. Çünkü adamotu insan olmanın hayaliyle yaşar.  Bu öyle büyülü bir ottur ki, topraktan çıkarılırken çığlığa benzer bir ses çıkarır. Bu çığlık sesi nedeniyle Adamotu’nun, topraktan ayrılırken acı çektiğine inanılır.’

Sarı ya da mor çiçekleri açar adamotu, dışardan çok güzeldir. Ama gelin görün ki toprağın altındaki kökleri bir değişiktir aynı insana benzer.

Zaten adı da buradan gelmektedir Adem-otu=İnsan otu=Adamotu olmuştur.

Adamotunun köklerinin şekli ve topraktan çıkarılırken çıkardığı ses nedeniyle Pan’ın Labirenti filmine, Shakespeare’in dizelerine, Halikarnas Balıkçısı’nın hikayelerine, Odysseus destanına ve hatta İncil’e dahi konu olmuştur. Yüzyıllar boyu pek çok medeniyette doktorlar tarafından kullanılmış, ve hatta savaş meydanlarında düşmanları etkisiz hale getirmek için dahi kullanıldığı söylenmektedir.

Adamotunu düşünürken hep aklım köklerine takılıyor, dışardan bu kadar naif ve güzel görünürken, köklerinden aynı insana benzemesi çok tuhaf değil mi?

Sık sık düşünüyorum bizler, insanoğlu; ‘köklerimize nasıl bağlanıyoruz ve onlarla nasıl bir ilişki kuruyoruz? Bu ilişki hayatımıza nasıl ışık tutuyor? Kökleri olmayan bir insan yaşayabilir mi, yaşarsa nasıl yaşar?’ diye…

İnsanın da köklere sahip olması-köklerinden koparılması durumu aynen Adamotu’nun yaşam öyküsü gibi aslında…

Kök aslında tohumla yani ana rahmiyle başlıyor; dna kodları ile aileden aldıklarımızla dünyaya gözümüzü açıyoruz. Bir yüzyıla doğmanın dışında; bir anne-babaya, aileye, mahalleye, ortama ve bir çevreye doğuyoruz. Burada büyüyüp serpiliyoruz. Bu çevreden aldığımız etkileşimle şekilleniyoruz ve yoğruluyoruz.

Bu gelişim sırasında, aile büyüklerinden, akrabalardan, öğretmenlerimizden ve tüm çevremizden dinlediğimiz hikayelerle besleniyoruz. Bu hikayeler bizi birbirimize ve hayata bağlıyor.

Doğumumuzun bir anlamı var, adımızın bir anlamı, bebekliğimizin ve ilk adımlarımızın bir anlamı var. Bu anlamlarla yaşam öykümüz oluşuyor ve hikayelerle yeniden yazılıyor, bizim ve ailemizin hikayeleri ile.

Öyküsü olmayan birinin yaşam amacı da kalmıyor…

Dünya o kadar büyük ki, tutunabilmek için bir dala ihtiyacımız var. Bu dalın ne kadar sağlam olduğunu ise dinlediğimiz hikayeler belirliyor. Her ailenin öyküsü eşsiz, çocuklarımızın bunları dinlenmeye, bunlarla beslenmeye çok ihtiyacı var.

Kemal Sayar-Yavaşla kitabında şöyle diyor; ‘Artık kendi hikayelerimiz emzirmiyor bizi, Hollywood hayal endüstrisi beyin hücrelerimizi işgal ediyor.’ ‘Çocuklarımıza hikaye anlatmalı, onları hikayeler ile emzirmeliyiz. Anlattığımız hikayeler onları anonim dünyada yurtsuz kalmaktan kurtaracaktır. Onlara aidiyet hissi verecek; başları sıkıştığında, uzaklarda üşüdüklerinde, bu hikayelere iltica edebileceklerdir. Bu hikayeyi paylaşmak aynı hayallerle ısınmaktır, birlikte düş görme temrinleri yapmaktır.’

‘İnsan dili kötürüm ve kekeme bir hal almış durumda. Televizyonun uğultusu, cep telefonunun zırıltısı, hayatın telaşı sahici bir konuşmayı giderek imkansız hale getiriyor. Oysa insan hikayeler anlatmak isteyen bir varlık. Anlattığı hikayelerin yankılarını duymak isteyen, varoluşunu başkasının yüzünde seyretmek isteyen bir canlı. Can, dilde hayat buluyor. Düşünürün söylediği gibi, ‘dil varlığın evidir.” diyor.

Özellikle küçük yaşlarda dinlediğimiz her hikaye ruhumuzu besliyor. Haydi bugün siz de çocuklarınıza bol bol anlatın.. Anlamlı, anlamsız, masal, geçmiş, gelecek, bugün bildiğiniz ne varsa onu anlatın..

Mesela bugün işe giderken yolda gördüğünüz ıhlamur ağacını anlatın, bir fıkra anlatın, göle maya çalan Nasrettin Hoca’yı ya da Keloğlan Keleşoğlanı anlatın… Dedesi doğduğu evi anlatsın, babaannesi küçükken okula nasıl gittiğini ya da bir Anadolu masalını anlatsın.

Siz anlatın ki evlatlarımız, topraklarımızda, bu toprağın hikayeleriyle beslensin ve kök salsınlar…

HENÜZ YORUM YOK

CEVAP VER